Önce söz vardı diye başlar bir kitap. Hayır, önce eylem vardı. Sözler, hükümler yani cezalar eylemden, bir başka deyişle suçlardan sonra geldi. Önce elmalar yendi, elmanın yenmesinin sonuçları cennet tasavvuruna, tanrının düşüncesinin temel dinamiklerine uymadığı için elma yasaklandı. Yiyenler cezalandırıldı; en yüce olandan mahrum bırakıldı.
Bugün bu modeli harfi harfine uyguluyoruz. Önce eylem filizleniyor sonra o eylem toplumun ve devletin paradigmasının eleğinden geçiyor. Elekten geçenler özgürlük, takılanlar suç oluyor. Sonra da tehlikenin/tehdidin/hasarın büyüklüğüne göre ceza kesiliyor.
Yeni Eylem(filizlenen eylem) maddi dünyaya verilen tepki olsa gerek. Bunun da itici gücü teknolojidir. Bilimin günlük hayata uygulanması günlük hayatın bir parçası olan suçu da biçimlendirecek, şekillendirecek yeniden üretecektir. Bu yüzden ilim ve irfan “suça ve suçluya yataklık”tan dolayı yasaklanmalıdır (!) Bu sadece biz milenyum çağı çocuklarının içine doğduğu “bilişim çağı” için değil, basit aletlerin kullanımından bu yana, yani “insan” olmaya başladığımız günden bu yana geçerliliğini koruyan bir kuraldır. İnsan öldürmek bu kadar kolay olmasaydı insan öldürmek suç olur muydu? Tamam, kabul bunlar kaba düşünceler ve en az âdemoğlu kadar yontulmaya ihtiyacı var ama yeniyim buralarda, affedin kural koyan küstahlığımı.
Ceza ise en genel tanımıyla bir mahrum bırakmadır, zamanın ruhunda kutsanan ya da ihtiyaç duyulan ne ise ondan mahrum bırakma; cennetten, özgürlükten, sosyal ilişkilerden, emek üretme yetisinden, vücudunun bir parçasından, yaşamından, parasından… Cezanın niteliği hep buydu. Buna karşın yargılama ve cezanın niceliği değişti. Önceden tüm sülale sorumlu tutulabiliyormuş suçtan. Bunda yadırganacak bir şey yok aslına bakarsanız, kişinin takip edilebilmesi imkânsızdı ama soyunu takip etmek hala mümkündü. Ulus-devlet ile birlikte takip mekanizmalarının ve teknolojilerinin gelişmesiyle suçun şahsileştiğini söylemek gene kaba ama bir nebze de olsa haklılık payı olan bir düşüncedir.
Biraz dağınık oldu, biraz kaba oldu, fazlasıyla da ham düşünceler bunlar. Şekillendirilmeye muhtaçlar.
Özgür Akkaya
27 Eylül 2010 Pazartesi
20 Ağustos 2010 Cuma
Hepiniz Siktirin Gidin!

sevgili yurttaşlar... ulusal birliğimizi şiddetle korumaya bugün olduğu kadar hiç gerek duymamıştık, ülke nüfusuna göre azınlıkta kalan, kötü yönlendirilmiş, saygı duymaları gereken mevcut demokratik kurumların düzgün işlemesiyle ilgisi olmayan düşüncelerden etkilenen bazı kimseler bir süreden beri birlik ve beraberliğimizin amansız düşmanıymış gibi davranmaktalar, işte bu yüzden sonuçları belirsiz sivil saldırı bugün....
"Anketin karanlık emelli internet korsanları tarafından yönlendirilmeye başlandığı birkaç gün içinde Bilgi İşlem Merkezimiz tarafından tespit edilmiştir.halkın kanaatlerini anketleri yönlendirerek etkileyebileceğini zanneden çapsız sanal korsanlarca taciz edilme süreci..."
İki alıntının ilki Jose Saramago'nun Görmek adlı romanından, ikincisi ise AKP internet sitesi yönetiminden....
Saramago romanında seçimlerde %83 boş oy kullanarak sistemi kilitlemiş başkent halkını "yola getirmeye" çalışan hükümetin, "demokrasi" için kullandığı anti-demokratik yöntemleri konu alıyor. Bizim hayatımızdaysa sadece bir internet anketinde "demokratik şıkkı" işaretlemediği için internet kullanıcılarını(inci sözlük) "çapsız" ilan eden bir hükümet ülkenin gidişatını kontrol ediyor. Demokrat olmak zor zanaattir dedirtiyor insana ve demokrasinin araçsallaşmaması gerektiğini hatırlatıyor.
Referandum öncesi her geçen gün iktidar eliyle "evet" baskısının artarken, "hayır"dan başka bir seçeneğimiz daha var. Jose Saramago gibi olmak, siyahlar beyazlar arsına sıkışmamak için demokrasiyi araçsallaştıranlara verilecek yanıt "hepiniz siktirin gidin" demek olacaktır...
28 Temmuz 2010 Çarşamba
cCc İnci Siker cCc:Kolektif İnternet Kullanımı

Bilen bilir, bilmeyene rahatsız edici gelebilir. Bir çeşit imzadır bu, isteyenin istediği yerde kullanabildiği cinsten. Televizyon programlarında, internet sayfalarında, radyolarda karşımıza çıkıyor. Mağdurları saldırı diyor buna, kendileri ise “ziyaret”.
Baskın Hoca'nın kitapları bize öğretti küreselleşme aşamalarını. 1490'lar 1890'lar ve 1990'lar diye. Bu kitaplarda da 1890'lar ile 1990'ların benzerliklerini tekelleşme ve yayılma, işsizlik ve fakirleşme, alternatif ideoloji yokluğu diyerek saydı. Bugün bunların antitezini oluşturma aşamasına geldik. Bu antitezin medya sektöründeki örgütlenme şekli (bir çeşit sendika?)olma yolunda İnci Sözlük hızla ilerliyor. Kimse örgütlemiyor, kimse kontrol etmiyor, kimse “sürü gütmüyor”, “hadi yapalım” deniyor ve “ziyaretler” o anda gerçekleşiyor. Tamamen bireysel, tamamen kolektif, tamamen tepkisel. İnternet spontane olarak kolektif kullanılıyor.
1890'lar ve 1990'ların benzerliklerinin medyadaki yansımasına bakacak olursak tekelleşme Türkiyenin (belki de modernizmi buram buram yaşamamızdandır?) her işi ikilikler üzerinden yürüdüğünden ulusal televizyonların Doğan ve “yandaş medya” olarak gruplandığı, internetin Facebook, Twitter, Ekşi Sözlük, You Tube, Google arasına sıkıştığı tekelleşmenin de tüm hızıyla devam ettiği(Google, ebay) günlerdeyiz. İnternet alışverişi, Türkiye'de emekleme aşamasında da olsa, bildik iş alanlarını kısıtlama eğiliminde. İşte tam bu alternatifsizleşmenin, tekelleşmenin fakirleşmenin, üstüne “kelebek“ misali konuveriyor İnci. “Her ankette diğeri işaretleyen nesiliz biz” diyorlar, ve yapıyorlar.
Git gide sayıları artıyor, içinde küfür var, “klavye kabadayılığı “ var, “abazalık” var, içinde sonuna kadar tepki var. İnternetin bu yeni fenomeni hem kalpsiz internetin kalbi, hem de kolektif internet kullanımın neler yapabileceğinin, en azından sistemi kitleyebileceğinin, işaretidir.
(özet geç lan piç diyenler için: İnci gelecekte de siker.)
18 Haziran 2010 Cuma
yerim yurdum yatakhanem...
Aile saadeti hiçbir şeye benzemiyor vesselam... Hele de okul bitip dönmüşseniz evinize uzak diyarlardan. Evde sizden hiçbir şey yapmanızı beklemeden sizi rahat ettirmeye çalışan insanlar yaban ellerde yoktur diye meyveler yedirip, şerbetler içirip, yemeklerle mest ederler. Yemeğiniz yedikten sonra tabağınızı çatalınızı toparlayıp kalktıysanız hafif bir tebessüm ve "adam olmuş benim oğlum." edasıyla bakarlar. Mutlu da oluyorlardır eminim. Ama rüya bitmeden ayrılmayı bilmeli.
Evde uzun uzun kalamayışımın sebepleri arasında bayat simit tadı veren ağızda gevelenen ama bir türlü yutulamayan o şehrin etkisi yok değil, ama daha çok artık o odada, o evde, o şehirde bir misafirmiş hissini her tarafımda hissetmem olsa gerek. Yastık da gidici gözle bakıyor bana televizyon da. "Hadi yat bakalım, hadi izle bakalım ne istiyorsan, gidicisin sen" diyor. Gidiyorum ben de zaten.
Bir bahane bulup sokakları bok kokan sıcakta daha da çekilmez olan yatakhaneme geri dönüyorum. Hoşgeldin demiyor bana, zaten güle güle de dememişti ki...
Evde uzun uzun kalamayışımın sebepleri arasında bayat simit tadı veren ağızda gevelenen ama bir türlü yutulamayan o şehrin etkisi yok değil, ama daha çok artık o odada, o evde, o şehirde bir misafirmiş hissini her tarafımda hissetmem olsa gerek. Yastık da gidici gözle bakıyor bana televizyon da. "Hadi yat bakalım, hadi izle bakalım ne istiyorsan, gidicisin sen" diyor. Gidiyorum ben de zaten.
Bir bahane bulup sokakları bok kokan sıcakta daha da çekilmez olan yatakhaneme geri dönüyorum. Hoşgeldin demiyor bana, zaten güle güle de dememişti ki...
29 Mayıs 2010 Cumartesi
Menteşe Kardeşim!!!

İnan ne yapacağımı bilmiyorum o menteşeyle! Keşke sökmeseydim o mobilyadan. Hani o mutfak dolaplarında olan cinsten. Yerinde kullanılsa çok işe yarar eminim. Ama ben ne yapacağım onunla hiçbir fikrim yok... Bir ara duvara raf monte ederim, kitaplıktan taşma belirtileri gösteren kitaplarımı dizerim diye düşündüm. Matkap gerektiriyordu, çok iş çıkaracaktı. Tersten baktığımda da E.T'ye benzettim. Bir stopmotion kısa filmin baş rol oyuncusu olabilirdi pekala. Ağız göz aynı... Düşündüm, o "ağır" kitaplara eklenebilir mi diye. Müthiş karizması olurdu açarken kütüphanede.
Acıtıyor artık elimi onu açıp kapatmak, acıtıyor ruhumu bu işe yaramazlığı. Belki de acıtan onu yerinden yurdundan koparıp ona yeni bir misyon yükleyememiş olmamdandı. Mühendis arkadaşlarıma mı göstersem acep? Onların daha bir analitik bir düşünüş tarzları var. Kesin bir yer bulurlar günlük hayatta o menteşeye. Hayır hayır ben ona yeni bir işlem kazandırıp eve gelen arkadaşlarıma "ne kadar yaratıcı" olduğumu kanıtlamalıyım. İnan o zaman insanların bana duyduğu saygı çok daha artardı. Ya da ben bir menteşeden medet umacak kadar zavallılaşmıştım.
Özür dilerim menteşe kardeşim, seni ait olduğun yerden koparıp hiçbir işe yaramaz hale soktum, seni alet ettim toplum içindeki rolümü "sivriltme" hayallerime. Özür dilerim menteşe kardeşim, seni sadece "sen" olarak kabul edemedim.
27 Mayıs 2010 Perşembe
Süpermarket Beyefendisi

Bir süpermarket beyefendisiyim ben! Raflar ikimizin yan yana geçmesine izin vermiyor mu? Hemen çevik adımlarla geriye çıkar yol veririm size. Ayrı bir kibarlaşıyorum süpermarketlerde. Siz bana çarpın özür dilerim sizden, ne işim var benim orda diye. Okul yemekhanesinde kaynak yaptığında dik dik bakıyorum ya hani sana, süpermarkette işiniz aceledir, vardır bir sebebiniz diye düşünüyorum. İkinci tekilden ikinci çoğul şahısa çıkarıveririm hemen sizi hayallerin gerçek olduğu o yerde. Eminim ki hiçbir insan kötü niyetli olamaz süpermarkette. İnsanların süpermarketin içinde bir müzikalin içindeymişcesine dans ettiğini görmüşlüğüm dahi var.
Kimse sokakta yürüdüğü gibi yürüyemez orada. Hani ayda yürürken keklik gibi sekermiş ya insan, işte öyle. Süpermarketlerde sizi günlük hayatta mahkum eden yerçekiminden kurtulursunuz. Hele kampanyalı bir ürün aldıysanız göğsünüz kabarır, bir zafer vardır eski fiyata karşı. Uzakdoğulu sabrı en büyük erdem sayan yaşlı bilge alnınızdan öper sizi, dudaklarınız kulaklarınıza doğru istem dışı bir hareketlenme içine girer.
Parayı ödeyip fişi eline aldığın zaman artık ne sen eski sensindir ne de dünya eski dünyadır. Sahip olduklarınla sen daha bir birey sen daha bir insan olmuşsundur. Dünya daha yaşanılır daha barış dolu olmuştur. Herkes süpermarkette yaşasa dünyada hiçbir kötü olay yaşanmazdı eminim. Süpermarkette herşey güzel de ah bir de oradan ayrılmanın o dayanılmaz acısı olmasa....
26 Mayıs 2010 Çarşamba
"68 de iyiydi bea"

Hıdırellez geçmiş olmasına rağmen Ankara'ya gelmeyen yazı lanetliyorum!!! Küresel ısınmayı mı lanetlesem acep? hiç öyle yaz yağmuru güzeldir mavrasını döndürmeyin reca ederim her şey mevsiminde güzel. Bastıran yağmur bizi "zorda kalmadıkça" girmek istemediğim Dost'a sığınmaya mecbur etti.
Durumdan istifade gezinilen raflar arasında bir kitap uzattı arkadaşım yüzünde hınzır bi gülümsemeyle. Kitabın ismini okudum ve "anlamadım" dedim elimde olmayarak. "Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar".... Sonra yazara baktım "Tamam o zaman." dedim. Yazar bugün buruk bir gülümsemeyle hatırladığımız 68'in peygamberlerinden biriydi; Willian s. Burrougs. Daha önce Çıplak Şölen'i okumuştuk ve ondandı bu hınızr gülümseme. "Anlamadım" kelimesi hiçbir sayfada, cümlede, satırda, kelimede peşimizi bırakmamıştı. Dibine kadar rasyonaliteye boğulmuş kafamız "akıl dışı" olanı kabul etmek istemiyordu. Her paragraf yeni bir dünya yeni bir fotoğraftı. Birbiri ardına dizilmemiş de öylece konmuş gibi. Bütünlük arıyorsun elinde olmadan. Diyalektiğe öylesine aşina olmuş ki beyin sebepsiz sonuçların her biri bir soru işareti olarak çakılıyor beynine. O soruları cevaplama şansı bulmadan yeni cümlede onlarca soru daha sıraya geçmiş beynine çakılmak için.
Kitabı "anlamak" için belki de Burrougs'yu ve dönemini "anlamak" gerekiyor. Ama onun anlaşılmak gibi bir derdi olduğunu da hiç sanmıyorum. Kendi deyimiyle üstad düzeyinde bir keşti kendisi. Hayatında yaşadığı on beş seneye ve Çıplak Şölen'i yazdığı zamanlara dair çok az şey hatırlıyor. Bir eşcinsel o. Homofobisini tedavi edememişler yarıda bırakır kitaplarını "iğrenç" nidalarıyla. Zengindir de kendisi. Çalışmak zorunda kalmamıştır hiçbir zaman ve bolca gezmiştir.
Döneminin adamı, belki de karikatüdür Burroughs. Modernizmden bıkan, aklın zincirlerini kıran, burjuva ahlakıyla terbiye edilen ruhunu özgür kılmayı bilen bir kuşağın adamıdır. Ve biz rasyoneller, 68'in arkasından sanki o zamanları özlüyormuş misali bakıp "68 de iyiydi bea" diyoruz aklın zincirlerini kırmayı düşünmeden. Devrimci mi arıyorsun? Beat kuşağında uyuşturucu kullanıp sabahtan akşama sevişip tembellik yapana bak, onlar aklı devirmişlerdi.
24 Mayıs 2010 Pazartesi
Beylik Laflar- Devrim Fikri Üzerine

Ne zaman gaza gelsem "isyan, devrim, özgürlük!" diye bağırmaktan alıkoyamam kendimi. Tüm hayatı kapitalist düzen içinde yaşayıp sonra aslında isyan ediyormuş gibi davranmak... Kendini solcu olarak etiketleyeceksen/etiketkettireceksen bu tür ritüeller şart. Hele hele bağırma şeklinde tezahür ediyorsa bu ritüel dadından yinmez.
Devrim, sosyalizm(ve tabii komünizm) düşüncesine kadar üretim biçiminin dönüşmesinde hiç bir zaman ön koşul olmadı. Üretim biçimi bir anda değişmemiş dönüşmüştür. Örneklemimizi Batı üzerinden götürürsek köleci düzenden feodalizme ya da daha yakın olanına bakacak olursak feodalizmden kapitalizme dönüşüm sürecinde devrim sadece üstyapıyı şekillendirmiştir. Altyapıdaki, hızı değişebilen, bu kendiliğinden süreç, devrimin zamanının da ve hatta niteliğinin de birincil belirleyicisidir.
Üretim tarzlarının temel belirleyici olduğu gerçeği ile 19. yy'da yüzleşilmesinin ardından bu sürecin hızlandırılması, çarçabuk "daha güzel" günlere ulaşılması isteği devrim fikrini ön plana çıkarmış olsa gerek.
İlerlemeci düşünce tarzı içerisinde kapitalizmin ilerici rolü bitmeden yani marjinal fayda eğrisinin tepe noktasına ulaşmadan(kıçımdan uydurdum valla yanlışsa iktisatçıların beşer tokat hakkı var bünyemde) yapılan her devrim hareketi sosyalizm hareketine vurulan bir darbedir ve güdük kalmaya mahkumdur. Hernasıl kapitalizmin üretim birimleri feodalizmin içinden çıkmışsa sosyalizmin üretim birimleri de kapitalizm içinde şekillenecek, onun kurallarına göre oyun oynayacak ve oyunu bu şekilde zamanı geldiğinde kazanacaktır. Sonrasında ise devrim kendine yeni bir Marianne bulup eline bir bayrak ve tüfek verip zaferin ilanı olarak sokaklara çıkacaktır.
Aşırı beylik laf ettim ve başlığı buna göre değiştirdim, affedin tutamadım kendimi...
Tam bir yıl önce yazmışım SBF Woman'a (buruk gülümseme smileyi)

Artık okul da bitiyor, ve benim “sbf woman”ım kantinden göremeyeceğim yerlere gidiyor… Her ne kadar bilsen de “ona giden yolların kapalı olduğunu ve o kadının seni hiç sevmediğini” ve taşısan da üzerinde o yirmi saniyelik kısa konuşmanın tüm yükünü, tutamıyor açıyorsun internetten çaldığın kepli fotoğrafı ve o kadının sevgilisinden ayrılmasını ümit ediyorsun. Sonra da kendinden tiksiniyorsun.
Okulda yüzüne bakamadığın için oluyor bunlar. Bakamıyor, kafanı ya yere gömüyorsun ya da havaya dikiyorsun olmadı telefonla uğraşıyorsun. Göz göze gelmek felaketin oluyor, kalbin reddedilmenden öncekinden daha hızlı atıyor. Suçluluk duygun tepeden tırnağa işliyor vücuduna, sıcak basıyor terliyorsun. Umurunda değilmiş gibi davranmaya çalışıyorsun, zaten arkadaşların da öyle tembihliyor sana, ama olmuyor. İçin içini yiyor. Yiyip bitiriyorsun kendini. O da olmadı içip bitiriyorsun. Karaciğerinden özür dileyerek bir bira daha açıyorsun arka bahçede, çardakta, Sakarya’da, evde…içip uyuyorsun tek kişilik aşkının içinde.
Sonra sabah kalk okula gel ve tekrar yaşa aynı duyguları. Belki de sonsuza kadar yaşayabilirsin bu şekilde sıkılmadan. Ama bir gün sabah kalkıp okulun bittiğini fark edersen ne yapacaksın? Bekleyeceksin okul açılana kadar. Kim bilir belki o zamana ayrılır sevgilisinden…
22 Mayıs 2010 Cumartesi
İnsanlığa ve İnsanlığıma Sövüyorum....

Durumdan vazife çıkaran, memleketin imkan ve şeraitini düşünmeden göreve atılmayı kendine borç bilen her gencin yaptığı "memleket meseleleri" sohbetinin hemen sonrasıydı. Kısa bir boşluk, sessizlik. "Ben insan hakları sevmiyorum." dedim.
Suçlu hissettim bir Baskın Oran öğrencisi olarak. Hem de zor bir şeydi bu "faşizm" ile başı dertte olan bir neslin mensubu olarak. "Ahanda kabul etti suçunu!!!" cümlesini "Bursa maçı 2-2" edasında söylemelerini de arkadaşlarımdan beklemedim değil. Neyse ki olmadı öyle bir şey.
Frantz Fanon'dur suçlusu. Bir de işbirlikçisi Sartre. Nasıl bir cümledir "Kısa bir süre öncesine dek yeryüzünün nüfusu iki milyardı; beş yüz milyon insan ve bir buçuk milyar 'yerli'." cümlesi? Nasıl allak bullak eder, nasıl nevrini döndürür her insanın "insan" olmadığı gerçeği... Bu cümleden sonradır insan hakları namına savunulanların Batı içi tartışmalardan ibaret olduğu ve "yerliler"i hiç ilgilendirmediği gerçeği ile yüzleşmem, "insan hakları sevmiyorum." diyebilmem.
Yerliler kendi dünyalarında Batı için çalışıp şu an sadece yaşamak/yaşayabilmek için uğraşırken Batı kendi yarattığı modernizmin çatlaklarını insan hakları ile sıvama kaygısı içerisinde. Bu sırada da kendi toplumsal evrim sürecini Batı olmayanlara dayatıp onların kendisine benzemesini istemekte ortaya çıkan "crocoduck"ları da beğenmeyip "gerilik"le suçlamakta.
Evet Üçüncü Dünyacılık bitti diyen arkadaşlarım oldu benim de. Üçüncü Dünyacılık bitse/gücünü kaybetse de üçüncü dünya olduğu gibi orada duruyor. "Yerliler" hala orada "İnsanlar" hala orada... Ben araftan cehenneme doğru yürüyorum ve yürürken de insanlığa ve insanlığıma sövüyorum...
Etiketler:
fannon,
insan hakları,
sartre,
üçüncü dünya
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)